Showing posts with label film. Show all posts
Showing posts with label film. Show all posts

Sunday, December 29, 2013

Billy Elliot!

Hikaye 1984 İngiltere'sinde geçiyor..
Madencilerin grev yaptığı ve polis şiddetine maruz kaldığı dönemler...
Grevde olan bir baba oğlunu boksa gönderiyor,
Henüz 11 yaşındaki Billy ise boks yerine yan sınıftaki bale derslerini izliyor..
Bale yapmak istediğini öğrenen aile ise pek tabii ona karşı çıkıyor..
Ancak Billy peşini bırakmıyor, ikna ediyor,
Ve kraliçenin bale göstericileri arasına adını yazdırıyor..

Benim gibi izlerken hem öğrenmek hem de eğlenmekten yanaysanız,
işte karşınızda... Billy Elliot!

Billy Elliot

Sunday, February 3, 2013

oradan buradan..

Film! Oscar gecesine sayılı günler kala benim salonda da hareketlilik tam gaz devam :) Adayları hala bitiremedim ancak şimdilik en yüksek ihtimali verdiğim film kesinlikle Lincoln... Adından da anlaşılacağı üzere Amerikanın suikasta kurban giden ilk devlet başkanı Abraham Lincoln döneminden bir kesit anlatılıyor... Ne diyebilirim ki, oyunculuk efsane... bir de Oscar'da Amerika'yı öven filmlerin prim yaptığını hesaba katarsak bu filmin gideri var derim...


Film izlemek dışında neler yapıyorum?? kayak sezonunu tam olarak açmış durumdayım... özellikle hava güzelse, çek havayı içine, iyice... modunu hep sevdim, hep de sevicem! :] açık hava olmadan yaşayamıyorum... Kayak için Kartalkaya artık pistlerini ezbere bildiğimden, vazgeçilmez kayak merkezim olmuş durumda... ister hafta içi, ister hafta sonu, ister günübirlik, bir çok alternatif mevcut.. benim gibi kayak severler için bir de dip not... Garanti emeklilik müşterisiyseniz ya da müşterisi olan tanıdıklarınız varsa fiyat piyasanın oldukça altına inebiliyor....





Bunun dışında ufak tefek yemek denemelerimden de bahsetmeden geçemeyeceğim :] henüz "beginner" seviyesindeyim ama yine de yaptıklarım yenebiliyor :D

şimdilik bu kadar sevgili blog... işten fırsat bulup da tekrar yazana kadar hoşça kal... ve de herkese iyi haftalar! :]

Tuesday, January 22, 2013

killing them softly..

bir çok kişi gibi ben de,
Brad Pitt'i severim..
oynadığı filmlere güvenirim..
yalnızca oyunculuk için değil,
gerçekten güzel projelerde yer aldığı için...
kısacası beklenti büyük...
belki de bu yüzden,
"Killing Them Softly" / Kibarca Öldürmek'i hiç ama hiç sevmedim...
sanırım karakter ağırlıklı filmleri pek sevemiyorum ben....

Sunday, January 13, 2013

and the Oscar goes to....

Oscar ödüllerininin 85.si...
24 şubat 2013 Pazar gecesi...
adaylar taze açıklandı...
Liste kabarık her zamanki gibi,
tam listeye buradan,
benim favori kategorilerin adaylarına ise aşağıdan bakabilirsiniz..

bu sene bizim evde Oscar havası ayrı esecek...
Aday filmlerin çoğunu topladım...
çoğunu evde izleyeceğim ama,
bir kısmını sinemada izlemek için özellikle sakladım...
yeni televizyonumuz da geldi...
keyfimiz gıcır :]

filmleri izledikten sonra kısacık minicik yorumlarım olacaktır elbette....
ama benim yorumlar her zamanki gibi işin profesyonelliğinden  uzak,
tamamen seyirci bakışından...
herkese şimdiden iyi seyirler... ;)

En İyi Film:
Amour
Life of Pi
Lincoln
Argo
Beasts of the Southern Wild
Silver Linings Playbook
Django Unchained
Zero Dark Thirty
Les Misérables

En İyi Yönetmen:
Amour - Michael Haneke
Beasts of the Southern Wild - Benh Zeitlin
Life of Pi - Ang Lee
Lincoln - Steven Spielberg
Silver Linings Playbook - David O. Russell

En İyi Kadın Oyuncu:
Jessica Chastain - Zero Dark Thirty
Quvenzhané Wallis - Beasts of the Southern Wild
Naomi Watts - The Impossible
Jennifer Lawrence - Silver Linings Playbook
Emmanuelle Riva - Amour

En İyi Erkek Oyuncu:
Bradley Cooper - Silver Linings Playbook
Joaquin Phoenix - The Master
Daniel Day - Lewis Lincoln
Denzel Washington - Flight
Hugh Jackman - Les Misérables

En İyi Yabancı Film:
Amour - Avusturya
Kon-Tiki - Norveç
No - Şili
A Royal Affair - Danimarka
War Witch - Kanada

En İyi Görsel Efekt:
The Hobbit: An Unexpected Journey
Life of Pi
The Avengers
Prometheus
Snow White and the Huntsman

En İyi Orijinal Şarkı:
"Before My Time" / Chasing Ice - Söz ve Müzik: J. Ralph
"Everybody Needs A Best Friend" / Ted - Müzik: Walter Murphy; Söz: Seth MacFarlane
"Pi's Lullaby" / Life of Pi - Müzik: Mychael Danna; Söz: Bombay Jayashri
"Skyfall" / Skyfall - Söz ve Müzik: Adele Adkins, Paul Epworth
"Suddenly" / Les Misérables - Müzik: Claude-Michel Schönberg; Söz: Herbert Kretzmer and Alain Boublil

En İyi Film Müziği:
Anna Karenina - Dario Marianelli
Argo - Alexandre Desplat
Life of Pi - Mychael Danna
Lincoln - John Williams
Skyfall -Thomas Newman

Tuesday, January 8, 2013

Amour...

Son dönemlerde izlediğim en güzel filmlerden biri Amour...
hem anlatılan hem de anlatan hayran bıraktırıyor kendine...
izleyiciye söylenecek başka söz bırakmayan cinsten...
öyle işte...


Sunday, December 30, 2012

no country for old men

derdiniz gerilimse buyurun size en fiyakalısından bir film...
"no country for old men" (yaşlılara yer yok)...

Friday, December 14, 2012

hafta sonu film sever...

THE TREE OF LIFE

bazı filmler sinemayı bir adım ileriye taşımayı dener... bu film onlardan biri bence..
izleyenlerin kimisi çok sevecek, kimisi için ise hayal kırıklığı olacak... ben çok sevenlerdenim..

hikaye basit; kardeşini kıskanan bir çocuk...
ancak geçmiş ve modern zaman bu kadar mı güzel harmanlanır...
bu kadar mı "farklı" anlatılır... bence izlemeye değer..



başrolde Suzie,
14 yaşında öldürülmüş küçük bir kızı canlandırıyor..
Suzie ölümünden sonra, gerçek hayatla cennet arasında bir yerlerden sesleniyor..

filmin kendisi kadar yönetmeni Peter Jackson da ön plana çıkıyor..
yönetmen tecrübesini özellikle görsellikte konuşturuyor...



aksiyon filmi seviyorsanız ve hala Taken'ı izlemediyseniz,
aradığınız bu derim...
takip sahneleri ve müzik kullanımı çok çok iyi...
bazı senaryo açıklarına ve benim gibi aksan farklılıklarına takılan biri değilseniz sevebilirsiniz...

Wednesday, December 12, 2012

fight club

Bütün bir nesil; benzin pompalayan, masa bekleyen, beyaz yakalı esirler..
İhtiyacımız olmayan şeyleri almak için nefret ettiğimiz işlerde çalıştırılıyor..
Biz, tarihin orta çocuklarıyız dostlarım...
Amaç yok, mekan yok.
Büyük bir savaşımız yok. Büyük bir bunalımımız yok.
Bizim büyük savaşımız; ruhani bir savaş...
Bizim büyük bunalımımız hayatlarımız...

Wednesday, November 21, 2012

Wednesday, November 14, 2012

true love, in the end

bir film.. adı Medianeras..
bir şehir.. adı Buenos Aires..
bir kadın... adı Mariana...
ve elbet bir adam.. adı Martin..

yalnızlık..
alışılanı yitirme psikolojisi..
geride kalan olarak alışma çabası...
tüm çarpıklığıyla göz önüne serilen bir metropol..
teknoloji ile birlikte soyutlanmış hayatlar..
yalnızlık..
ve yalnız kalan insanların iç çekişleri..

herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği türden,
gayet gündelik duygular..
ilmek ilmek işlenmiş...
ayrıntılar o kadar etkileyeci aktarılmış ki...
bir film değil de bir kitap okuyormuş hissi vermiş...

pesimist konsept filmin tamamına yedirilse bile,
film oldukça iç açıcı bir mesajla bitivermiş...
Mariana ve Martin hala ümidi tükenmeyenler için söylemiş...
"True love will find you in the end"...

filmde altını çizdiklerim okuyucuya değil, kendime not bu defa...
ve adeta içimi okurcasına, sayısı oldukça fazla... :)

-Bu şehirde sanki bir mola yeriymiş gibi yaşıyoruz. Bir "kiracı kültürü” yaratmışız.

-Nehrine sırtını dönen bir şehirden zaten ne beklenebilir ki?


-Bir anda yabancı bir insanla olduğunuzu fark edersiniz odada, içinizi bir korku kaplar.

-Tüm çabama rağmen, 4 yıllık ilişkim çöküverdi. Hayatım bir oyun olsaydı, beş kare geri gitmek zorunda kalırdım.

-Endişelenmek istiyorsan, endişelen, ama bu konuda değil...

-Nasıl yaşamak istediğimize dair hiç bir fikrimiz yok...

Medianeras

Mariana

Martin

True love will find you in the end
You'll find out just who was your friend
Don't be sad, I know you will,
But dont give up until
True love will find you in the end
This is a promise with a catch
Only if you're looking can it find you
‘Cause true love is searching too
But how can it recognize you
Unless you step out into the light?
Don't be sad i know you will
But don’t give up until
True love finds you in the end
***

Monday, November 12, 2012

skyfall


sen nasıl güzel bir şarkısın.. skyfall..

...

This is the end
Hold your breath and count to ten

Feel the earth move and then
Hear my heart burst again

For this is the end
I’ve drowned and dreamt this moment
So overdue I owe them
Swept away, I’m stolen

Let the sky fall
When it crumbles
We will stand tall
Face it all together
At skyfall


Skyfall is where we start
A thousand miles and poles apart
Where worlds collide and days are dark
You may have my number, you can take my name
But you’ll never have my heart

Let the sky fall
When it crumbles
We will stand tall
Face it all together
At skyfall


Where you go I go
What you see I see
I know I’d never be me
Without the security
Of your loving arms
Keeping me from harm
Put your hand in my hand
And we’ll stand

Let the sky fall
When it crumbles
We will stand tall
Face it all together
At skyfall

Friday, November 9, 2012

ruby sparks

sevdiği için değişmeye..
ya da sevdiğini değiştirmeye ...
çalışanların, kendilerine üçüncü bir gözden bakabilmesini sağlayan bir film..

herkesin seveceği türden değil...
ama ben oldukça beğendim...

Thursday, November 8, 2012

3 idiots..

aynı anda ağlamak ve gülmek konusunda başarılıysanız..
bıktım artık amerikan filmlerinden..
festival filmleri ise şimdilik bu ruha ağır..
bana yormayan ama boş da olmayan bir film gerek diyorsanız..
işte aradıklarınızdan biri bu, derim..

3 idiots, bir hint filmi..
2,5 saat uzunluğunda.. 2009 yapım..
esas oğlanlarımız mühendis olmaya çalışan 3 genç..
hikaye basit, üslup akıcı..
şarkılar ise kesinlikle eğlenceli..

filmde;
ezberci eğitim sistemine..
yeteneğe değil de garantiye gidişlerimize..
bazılarımızın tercihlerinde aile müdahalesine...
dem vuruluyor bolca..
bir bilgisayar mühendisi ve doğru yerde olup olmadığını epeyce sorgulayan biri olarak,
kendimden de pay bulduğumdan olsa gerek,
verilen mesajı sevdim...

düzenin sorgulanmasına..
dayatılana karşı gelişlere..
her şeye boyun eğen olmak yerine taşın altına el sokmalara..
doğru olmayanın ucundan tutup bir parça da olsa düzeltmeye...
saygımız sonsuz...
bir de;
umarım bir gün.. size de.. hep.. All iz well.. ;)

Sunday, October 14, 2012

sahip olma sorunsalı...

Bu hafta 2011 yılı Kanada-Fransa ortak yapımı bir film izledim,
adı Ruh Eşim (Café de Flore)...
filmle beraber benim bünyede de önemli bir konu gündeme geldi;
"sahip olma sorunsalı"..
nasıl mı? birbirine paralel ama birbirinden alakasız iki hikaye ile tam olarak şöyle:

ilki 1960'lı yıllarda, bir anne ve oğul arasında geçiyor...
kocası tarafından down sendromlu bir bebek doğurduğu için terk edilen bu kadın,
tüm hayatını oğluna adıyor...
derken, gün geliyor, oğlu sarışın küçük bir kıza aşık oluyor...
kadın, sahip olma olgusunu baskınca yaşadığından olsa gerek,
bu ikisini ayırmak için travmatik tepkiler veriyor...
çünkü oğlu giderse bağlanacak başka bir şeyi kalmıyor...

diğer hikaye ise günümüzde, bir kadın ve bir erkek arasında geçiyor..
çiftimiz henüz çocuk yaşlarda bir araya geliyor...
büyüyüp serpiliyor, evleniyor, iki güzel çocuk sonra.. falan filan..
her şey mükemmel görünüyor...
derken adam sarışın genç bir kadına kapılıveriyor...
eski kadın mutsuz.. kadın bunalım.. kadın kabuslar gören hep...
çünkü kadın hayatında başka bir adam tanımamış..
hayatını bu adamın etrafında öylesine döndürmüş ki,
onsuz bir hayat düşünememiş..
hiç sorgulamamış... o yokken ne yapar bilememiş...

birbirinden farklı dönemlerde geçen bu iki hikaye,
film boyunca "ruh eşi" kavramıyla, müziklerle ve araya giren sarışınlarla birbirine bağlanıyor...
ve filmin sonunda, anne oğlu, kadın ise eski kocasını azat ediyor...
anneyi bilmem ama eş olan kadın etmeli mi? emin değilim...

özetle;
bir tarafta, bir annenin çocuğuna karşı hissettiği sahiplik duygusu anlatılmış...
diğer tarafta, bir kadının eşine...
ben derim ki,
ilişki ister anne çocuk arasında olsun, ister kadınla erkek...
bağlılık duygusu her zaman olmalı...
ancak bağlılıkla bağımlılığı ayırt etmek gerekiyor bir yerde...
bir başkasına gerçekten ne kadar sahip olabiliriz sizce?



Sunday, October 7, 2012

No String Attached

Romantik komedi dediğimiz bir film türü vardır hani, 
kafayı boşaltmaya yarar...
ben bugün yorgun argın eve geldim... 
ne varsa akılda, koyayım kenara... ya da işte başka bir şeyler... diyerek... 
bu filmi izleyiverdim...

Filmin adı No String Attached..
Türkçeye Bağlanmak Yok şeklinde çevrilmiş...
Filmin genelinde bağlanma korkusu olan bir kadının ilişkiye bakışı,
ve bu bakışın zamanla nasıl değiştiği anlatılsa da;
ben bu filmin dersini belki filmin en kopuk,
ve en alakasız sahnesinden alıverdim:

“There are two ways to live your life. One is as though nothing is a miracle. The other is as though everything is a miracle.”

Yani, sanatçı bu eserinde diyor ki; 
Hayatı yaşamanın iki yolu vardır... Ya hiçbir şeyin mucize olmadığına inanmak... Ya da her şeyin mucize olduğuna... Ya elde edilenden asla memnun olmayarak yaşamak... Ya da en olağan ve belki en durağan şeyle bile dünyanın en mutlu, en huzurlu insanı olarak...

Aşağıdaki resme baktığımda ben sanatçının "ya da"lı kısmını tercih ediyorum pek tabi...
ve diyorum ki dostlar... mutlu olmak için bahane aramayın.. sadece sarılın... sıkı sıkı...

Tuesday, September 25, 2012

hangover

bazen boş beleş filmler iyi gelir ya insana..
ölürsünüz gülmekten..
kafanızda daha önce ne varsa alır götürür..
geriye bomboş bir teneke bırakır...
işte bu film(ler) onlardan biri...

ilkini izleyenler genelde ikincisinden sıkılsa da..
ben tek başıma izlerken bile kahkahaları bıraktım gitti...
gözyaşları ben gülerken aktı gitti...

bir de geriye jargon bıraktı bu film bende:
"hangover olmak" :)
özellikle izlemesi hangover olanları.. pek keyifliii... pek eğlenceliii :)

Monday, August 13, 2012

aşırı gürültülü ve inanılmaz yakın

bazıları kitapları filmlere,
bazıları ise filmleri kitaplara...
tercih eder..
ben ilk gruptanım...

bazı kitapların adına vurulurum..
bazılarının kapağına..
bazısının konusuna..
bazılarının arka kapak yazısına..
aşağıdaki kitap ilk gruptan...

işte size hem filmini izlemeden önce bir nefeste okuyup bitirmek
hem de adını görür görmez almak istediğim bir kitap;
"aşırı gürültülü ve inanılmaz yakın"

okuduktan sonra memnun kalırsam yorumlarımı ayrıca paylaşırım,
ancak şimdilik bu kitap önümdeki tatil silsilesinde,
okunacaklar listesinde,
bir numarada...
et voilà...

Tuesday, August 7, 2012

into the wild

okuduğumdan/izlediğimden bir şeyler öğrenmeyi, kendime katabilmeyi hep sevdim..
into the wild da benim için onlardan biri...

2007 yapım bu film, gerçekten alıntı bir hikayeyi anlatıyor...
zengin bir çocuk, diplomasını alıyor, ailesinin yüzüne bir güzel çarpıyor..
ve sahip olduğu her şeyden vazgeçip yollara düşüveriyor...
belirtmekte fayda var; buradaki "wild" pek öyle mecazi anlam içermiyor...

mutluluğu farklı şeylerde arayan bu çocuğun ilk psikolojisi şu:

You are wrong if you think that the joy of life comes principally from human relationships. God has placed it all around us. It s in everything. It s in anything we can experience. People just need to change the way they look at those things.

Şu cümleyi duyduktan sonra ister istemez etkileniyorsunuz..
iç ses harekete geçiyor, kendinizi sorguluyorsunuz...
eldeki problemler önemini yitiriyor..
belki insanlar da değerlerini..
mutluluk yönünü değiştiriyor..
özgürlük ayaklanıyor..
algınız başkalaşıyor..
gerçeklik kavramı boyut değiştiriyor..
ne isterseniz onu yapmaya hakkınız olduğunu fark ediyorsunuz..
ertesi gün işe gitmek/okula gitmek gereksiz,
bu zamana dek mücadele ettikleriniz ise anlamsız geliyor..

siz bir yandan filmin görsel büyüsüne kapılıp bir yandan da kendi iç sesinizle dertleşmeye devam ederken, bu çocukcağız i-na-nıl-maz özenilesi deneyimler yaşıyor...

lakin sevdiği her şeyi ardında bırakan bu çocuğun hikayesi şu cümleyle sonlanıyor:

happiness is only real when shared...

Yani film, bence, birbirine zıt iki mesaj veriyor...

Varın siz bu mesajlardan kendinize uygun olanı alın.
ancak benim kendime aldığım şu;

yüreğimizin götürdüğü yere gitmeye hepimizin hakkı var..
bize dayatılanı sorgulamaya..
farklı şeyler yapmaya..
özgürlüğü hissetmeye hepimizin ihtiyacı var...
genel geçere uymamak..
kendi mutluluğumuzu kovalamak..
bunların hepsi olabilir...
ama bence de -aynen mesajdaki gibi-
"mutluluk yalnızca paylaşıldığı zaman gerçektir"
insan dediğin başka bir insandan bağımsız olamıyor arkadaş..

Friday, December 9, 2011

hadi başlayalım madem...

bazı şeyler iz bırakır.. The Curious Case of Benjamin Button filminde geçen bu sözler de bende iz bırakanlardan..

"for what it's worth, it's never too late or, in my case, too early to be whoever you want to be. there's no time limit, stop whenever you want. you can change or stay the same, there are no rules to this thing. we can make the best or the worst of it. i hope you make the best of it. and i hope you see things that startle you. i hope you feel things you never felt before. i hope you meet people with a different point of view. i hope you live a life you're proud of. if you find that you're not, i hope you have the strength to start all over again..."